Çatalkaram Çingenem

Geçenlerde televizyonda gördüm, Ahırkapılı Çingeneler gönüllerince bir orkestra kurmuşlar.

Bir keyif çalıp, söyleyip, oynuyorlar. Ama kendilerine Çingene denmesinden hoşlanmıyorlar, Roman diyorlar. Oysa bütün dünyada Çingene Çingene’dir. Birçok ünlü orkestranın adı Çigan yani Çingene orkestrasıdır. Balkanlar’da doğmuş, namı dünyayı tutmuş Çigan Müziği adında ayrı bir müzik türü ve dünya çapında Çingene müzik ustaları vardır. Bizde de Kemani Haydar, Metin Bükey, Erköse Kardeşler, Mustafa Kandıralı gibi Türk Müziği’ne büyük katkıları olan birçok virtüoz yetişmiştir. Aksak ritimli bir şarkıyı kimsecikler Çingeneler gibi çalıp söyleyemez. Kemanı çenesine değil de göğsüne dayayıp gıygıylatan 8 yaşında bir Çingene çocuğunun verdiği müzik coşkusu Mevlam’ın onlara bir ihsanıdır.

Ama adamlar Roman’ız diye tutturmakta haklılar. Çingeneler tarih boyunca hor görülmüş ve itilip kakılmışlardır. Özdeyişlerimizi anımsayın yeter; Çingeneye beylik vermişler önce babasını kesmiş! Sen bir garip çingenesin gümüşlü zurna neyine?Aslını inkár eden Çingene’dir gibi… Üstelik yalnız bizde değil, bütün dünyada horlanmışlardır.

Örneğin, Hitler’in sadece Yahudiler’i ve Sosyalistleri öldürdüğü sanılır. Oysa Naziler, 1 milyona yakın çoluk-çocuk Çingene’yi de aşağılık ırk diye asıp kesmiş, gaz odalarında katletmişlerdir. Üstelik garipler Yahudiler gibi Almanlar’dan tazminat da alamamışlardır. Çünkü, onların hiçbir zaman İsrail gibi bir devleti olamamıştır.

Pazar pazar bu Çingene muhabbeti de nereden çıktı? diyeceksiniz belki de… Şuradan çıktı; Ahırkapı Romanları’nı dinlerken canım onlarla birlikte çalıp oynamak istedi. Ben insanların oturdukları yerde kurum kurum kurulup, süzüm süzüm süzülmelerinden hoşlanmam. Adam dediğin kalkıp oynamalı. Oynamak açık yürekli insanların işidir ve bir şenlik yaratmaktır. Ben de ağrıyan belime, sızlayan dizlerime bakmadan televizyona ve penceremden görünen denize karşı kendi kendime bir güzel oynadım. Bu 7 sekizlik aksak ritimli Roman havalarını oynamak zor iş. Çabuk ayaklı, kıvrak belli, titrek omuzlu delikanlı işi. Ben daha çok zeybek ve seymen havalarını oynamayı severim. Bir de tango… Ama ne halt edeyim, yaptım yakıştırdım ıhlaya tıslaya kıvırdım durdum. Allah’tan benim pencereye yakın apartman yok. Sizin dışınızda gecenin köründe kendi başıma oynadığımı bilen konu komşu da yok.

Sonra da nefes nefese oturup ruhumun derin bir yerinde marangozluk gibi Çingene’lik de var mı diye düşünmeye başladım.

Öyle ya, kazık kadar bir herifin gecenin bir köründe oynaması tuttuysa vardır bir hikmeti… Yani İstanbul’un Avrupa yakasında doğduk diye Fransız olacak halimiz yok ya… Bir yerden bir Çingene’lik bulaşmış mıdır acep diye koyu koyu düşündüm. Pek akrabalık hısımlık bulamadım. Hele ana tarafımda hiç umut yok. Sarışın gri ya da mavi gözlü pehlivan kesimli insanlar… Ben, dedem, dayım yeğenim Ömer Kaner filan bir araya gelince basketbol takımı gibi bir manzara arzediyorduk. Bazen kızınca kardeşim Tekin’e Cüce! diye söylenirdim. Adam 1.78 boyundaydı. Baba tarafım siyah saçlı ama keza selvi boylu ve sırf bürokrat… Dedem nahiye müdürü, amcam başöğretmen, babam avukat… Halalarım da öğretmen ya da banka müdürü filan… Yani hepsi mazbut kanun kural adamı… Çingeneliğin birinci şartı kanun, kural ve zapt-ı rapt tanımamak değil mi?.. Yani, baba tarafımdan da umudu kestim.

Düşüne taşına üçüncü cinsiz tonik kadehinden sonra aramızdaki ilişkiyi buldum. Bizim milletle Çingene milleti kardeş değil, ama kaderdaş. Çünkü, iki millet de yerinde duramıyor, göç edip duruyor. Yani ikisi de göçer… Hangimiz atamızın dedemizin doğduğu şehirde yaşıyoruz? Bizim ailede doğduğu şehirde ölebilen ilk kişi kardeşim oldu.

Dedem bir ağa oğlu… Toprakları şimdiki Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya’da kalmış. Bir ucundan bir ucuna atla 3 günde gidilirmiş. 93 harbinde Bulgarlar ailenin yarısını kesmiş. Kalanlar İzmir’e canlarını atmışlar. Barıştan sonra da Selanik’e dönmüşler. Annem doğmuş ama Balkan Savaşı patlamış… Haydii, ver elini İstanbul’un Üsküdar’ı… Aile kaçırabildiği parayla kendini biraz toparlar gibi olmuş. Sen misin İstanbul’u mesken tutan garip Osmanlı?.. Avusturya Veliahtı Arşidük Ferdinand’ı Sırp’ın biri otomobilinde öldürüvermiş. Bundan alá savaş nedeni olur mu? Yedi düvel birbirine girmiş. Bir Alman hayranı olan rahmetli padişah damadı Enver Paşa’mıza bu Dünya Savaşı’nın dışında durmak yakışır mı?.. Osmanlı da Alman’dan yana savaşa girince Balkan Savaşı’ndaki yediği kurşunların sızısı daha yeni geçmişken dedem de Osmanlı Memaliki’ni korumak üzere düşmüş Arabistan çöllerine… Sina Çölü’nde İngilizler’le başlamışlar birbirlerini kırmaya…

Bu arada baba tarafım da boş durmuyor tabii… Balkan Savaşı’nı kaybedince Drama Nahiye Müdürü dedem, aileyi toparlayıp İstanbul’a göçüyor. Yalnız Lütfi Amcam toprağında kalıyor. Çünkü şehit oluyor. Babam daha 4 yaşındayken İstanbullu oluyor. Sonra da Nuri Amcam Müslüman Araplar’ı İngilizler’den kurtarmaya çalışırken Müslüman Araplar tarafından takımıyla birlikte arkadan vuruluyor. Babam da ne yazık ki çocuk olduğu için Arabistan çöllerine gidemiyor.

Bu arada eşimin ailesinden de söz etmemek olmaz. Rahmetli kayınpederim Arif Bey Bulgaristan’dan çocukken kaçıyor. Öğretmen okulunu bırakıp Kafkas cephesine yollanıyor. 70 bin kişilik ordudan sağ dönen birkaç kişiden biri olduğu için bu kez Kurtuluş Savaşı’na subay olarak katılıyor. Zaferden sonra da İstanbul’da evleniyor. Ama eşi öğretmen Adile Hanım İstanbullu değil, Mısırlı… 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Türk olduğu için Mısır’dan çocuk yaşta kovulmuş…

Bunca çaresiz göçerliği düşünebiliyor musunuz?.. Selanik neree, Arabistan nere?.. Kafkasya neree İstanbul nere?.. Hele anneanneciğim bir ara Ştutgart’ı bile mesken tutmuştu. Çünkü kızı Almanya’ya göçmüştü… Benim kızım da Amerika’ya göçtü. İstanbul nere, Denver nere?

Ne yazık ki benim göçerliğim İstanbul içinde kaldı. Ancak yirmiye yakın ev, bir o kadar da gazete ve dergi değiştirdim. Devlet Babam sağolsun, benim yurt dışına çıkışımı sağlığıma zararlı bulmuş olacak ki 43 yaşıma kadar bana pasaport vermedi. Demek ki bizim milletteki Çingene sevecenliği göçerlikten gelirmiş. Siz de soyunuzu biraz kurcalayın, kimbilir ne Evliya Çelebiler çıkacaktır.

Artık ancak yatak odasından salona, salondan mutfağa filan göçebiliyorum. Ne yazık benim miskin ev yerinden kımıldayıp beni bir yerlere götürmüyor. Ama ona da bir çare düşünüyorum. Bugünlerde aşağıdaki gibi bir evin hayalini kuruyorum ve gayet ciddiyim. Bugüne kadar becerdiğim işler hep hayalle başladı.

Oğuz Aral

 

Yorumlar kapalıdır.