Yakanlar Ve Yakılanlar

Diyanet işleri şeysi; “anadilinizde yaptığınız ibadet sayılmaz, kutsal dil, Arapça yapmanız lazım” demiş,..

“Senin adın mübarektir.

Varlığın her şeyden üstündür.

Senden başka ilah yoktur.”

Dersen Allah anlamıyor demek istemiş sanki…

Halbuki benim bildiğim araya hiçbir aracı; rahip, papaz, papa, büyücü, hacı, hoca koymayan tek din İslamiyet’tir.

Direk insanın vicdanına, kalbine, iyi insanlığına hitap eder.

Allah’a ulaşmanın tek yolu “temiz vicdanındır” diye bilirdim.

Demek ki artık tercüme gerekiyor.

Efendim Arapça okunmasa anlam eksilmesi olurmuş.

Arapça okuyunca yüzde yüz anlamayor, bilmiyorsun.

Türkçe okuyunca tamamına yakınını anlıyorsun…

Bizim inancımızda niyet önemlidir.

Sizin niyetiniz bozuksa Arapça okusanız ne olur ki…

Bunun net açıklaması “din sömürüsüdür”.

Ortalıkta ne idüğü belirsiz tipler din adına kara cahilliklerini kusuyorlar.

Menzil tarikatındaki kadınların, şeyhin artan yemeklerini yediklerini ve bunun ‘şifa’ olacağına inanıyorlar.

“Sabah namazından sonra dizimizin üstüne çökerdik, elimizi kalbimizin üzerine koyar, çoğu kez uyuya kalırdık, rüyamızda Süleyman Hilmi Tuna Han’a ulaşmaya çalışırdık. Her geçen gün ona ne kadar ulaşabiliyorsak, onu ne kadar görebiliyorsak o kadar ilerlemiş oluyorduk.” 

Bursa’da bir şeyhin, erkek ve kadın tüm müritleriyle cinsel ilişkiye girdiği ve bunun bir ibadet olarak görüldüğü tarikatına bağlı insanlara inandırmış. Nakşibendi Tarikatına bağlı olan bu şeyh onlarca müridini “badelemiş”

Böyle olayların yüzlerce kez yaşandığını herkes biliyor.

Kadın üzerinden namus bekçiliği yapanlar imam nikâhı kıyarak üç dört kadınla aynı halde yaşamaya çalıştıklarını da herkes biliyor.

“Bir hırka bir lokma” diyerek, lüks villalarda, lüks araçlar kullanarak refah içinde yaşadıkları da çok iyi bilinen bir gerçek.

Bu acımasız, vahşi din sömürüsünün en büyük aracı “aman ha, ibadetlerinizi ana dilinizde yapmayın. Sadece Arapça yapmak zorundasınız. Yoksa dinden çıkarsınız” diyerek bu zalim çarkın dönmesini sağlıyorlar.

Tarikat sömürüsüne karşı çıkan ilahiyat bilginlerini bile dinden çıkmış diye gösterirler. Yüzlerce yılda oluşturdukları gelenekleri din diye müritlerine inandırırlar. Bunun, geleneğin, uygulamanın gerçek dini kurallarda yeri yoktur diyenlere acımasızca saldırırlar.

Tarikatlardaki Atatürk düşmanlığının gerçek nedeni de budur.

Atatürk inancın anlaşılarak, gerçek özüne uygun yapılması için çaba sarf etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’i Atatürk’ün desteği ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 21 Şubat 1925’de (21.02.1341) 61. oturumda Elmalılı Muhammed Hamdi Efendiye tercüme ettirilmesi kabul edilmiştir. Atatürk  Kur’an’nın gerçek anlamda anlaşılması için çaba sarf etmiştir.

Sübhaneke duası Arapça okunuşu

Sübhânekellâhümme ve bi hamdik ve tebârekesmük ve teâlâ ceddük ve lâ ilâhe ğayrük.

Sübhaneke duası Türkçe okunuşu

Allah’ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka ilah yoktur.

İbadetlerimizi ana dilimiz olan Türkçe okunuşu ile okusak daha doğru olmaz mı?

İnsanoğlu anladığı, özümsediği şeylere daha fazla sahip çıkar.

Rukuya eğildiğimizde üç defa “Sübhâne Rabbiye’l-azim” diyoruz.

Türkçesi: “Büyük olan rabbim her türlü kusurdan uzaktır”.

Rukuya vardığımızda Türkçesini söylesek neden doğru olmuyor?

“Haşa zinhar kafir olursunuz” diyorlar…

Her şeyi yaratan, bilen Allahımız Türkçe bilmiyor mu?

Bugün bizim yaşadığımız süreci Avrupa 15. Ve 16. Yüzyıllardaki reform ve Rönesans’la aşmış. Biz hala dipsiz kuyuda debeleniyoruz.

Avrupa Kilisenin ağır baskı ve sömürüsüne karşı zorlu bir süreçten geçerek aydınlanma kültürüne varmıştır. Galiba biz daha işin başındayız.

Martin Luther, Orta Çağ’ın Hristiyan dünyasını alt üst eden kişi olarak tarihe geçmiştir. Kilise içinde bulunan yanlışlıkların düzeltilmesini isteyen bu reformcu Kutsal Kitap’ı halk diline çevirdi, insanları yeniden Kutsal Kitap’ın temeline dönmeye çağırdı.

Sonuç ne mi oldu?

Kilise tarafından aforoz edildi…

Ama sonuçta kazanan Martin Luther oldu…

Giordano Bruno, İtalyan filozof, rahip, gökbilimci ve okültist. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır bir din adamı ve düşünürdür.

Giordano Bruno, “Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.” demiştir…

Düşüncelerinden dolayı kilise onu ölüme mahkum etmiştir.

Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu yanıtı almıştır: “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”. Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo de Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.

Bugün Bruno’nun heykeli Campo de Fiori meydanında dururken yakanlar insanlığın laneti ile anılıyorlar.

1600 yıllarında Bruno’yu yakan anlayış ile 2 Temmuz 1993 yılında Sıvas Madımak otelinde onlarca insanı yakan anlayış arasında ne fark var?

Sıvas’ta yakılanlar her yıl saygı ile anılırken yakanlar insanlığın laneti ile anılacaklardır.

Yorumlar kapalıdır.