Bektaşi’nin yakarışı

Bir Bektaşi dervişi, yayan olarak Hicaz’a gitmek ister. Hazırlığını yapıp yola düzülür.

Yolculuk günlerce, aylarca devam eder. Gündüzleri yollarda, geceleri ise dağlarda, kırlarda, su başlarında geçiren Bektaşi, yorgun ve bitkin bir halde Mısır’a kadar gelir. Şehirde kalacak bir yer ararken, Mısır hidivi Mehmet Ali Paşa’nın sarayı önüne gelir, kapının önünde durur. Hayran hayran sarayı seyrederken, o sırada bir gürültü kopar, kapıcılardan biri üzerine saldırır,

-“Çekil be herif” diye Bektaşi’yi kolundan tutup bir tarafa savurur.

Bektaşi neye uğradığını şaşırır. Niçin kovulduğunu düşünürken birden sarayın kapıları açılır. Parlak ve sırmalı elbiseler giymiş, oynak bir ata binmiş olan bir adam ağır ağır kapıdan çıkar, yerlere kadar eğilen halkın selam ve ihtiramlarına önem bile vermeyerek mağrur bir eda ile geçip gider.

Bektaşi merak eder. Geçen adama selam duranlardan birine yaklaşır:

-“Kimdir bu zat.”

-“Mehmet Ali Paşa’nın kullarından biridir.”

Bektaşi bir an düşünür. Kendi perişan kıyafetine şöyle bir göz gezdirir. Hemen ellerini semaya kaldırır:

-“Hey Allah’ım. Ben ki senin kulunum. Bir benim halime bak, bir de Mehmet Ali Paşa’nın kulu olan herifin kıyafetine bak.”

Yorumlar kapalıdır.